26 Aralık 2017 Salı

KEZBANİTE KAVRAMSALLAŞTIRMASI


Sosyal medya araçlarının bütün hayatımıza sirayet ettiği çağımızda, kolektif üretimin milyonlarla ifade edilecek insana kadar kapsamını genişletmesi sonucunda birçok yeni kavram ortaya çıktı bilindiği üzere. Eskiden belli temellere dayandırılan, etimolojik perspektiflerle şekillendirilen ve meşakkatli uğraşlar sonucunda bir kavramın ortaya atılması söz konusu idi. Örneğin Şerif Mardin’in, “Mahalle Baskısı” adını verdiği kavramı bir kavramsallaştırma işinin ortaya çıkış süreci açısından incelenesi ve muhteşem bir çalışmadır. Ancak, sözünü ettiğimiz üzere, dijital dünya, sosyal medya, adına artık ne diyorsanız, bu mecralarda da kitlelere mâl olan, bir anda tutulan ve dile yerleşen kavramlarla karşı karşıya geldik, geliyoruz. Bu durumun önemi, sadece dijital dünya ile sınırlı kalmayan bir sonuca yol açması. Söz gelimi internetle birlikte hayatımıza giren “trol” kavramı, günlük dilimizde de kendisine yer buluyor, kendimizi ifade ederken başvurduğumuz bir kavram olarak aklımızın kütüphanesinde hazır tutuluyor. Eskiden, “alaya alalım” derken, şimdi, “trolleyelim,” diyoruz. Garip şekilde “trollemek”, “kafaya almak/alaya almak” tabirlerinden daha iyi bir ifade gücü sağlıyor. Öyleyse sosyal medya ile birlikte ortaya atılan/çıkan kavramlar, belli bir durumu işaret eden kelimeler, simgesel ifadeler, sanıldığından daha önemli ya da üzerinde durulmayı hak eden kavramlardır.

Kadın – erkek ilişkilerinde de son beş – on yılda, ortaya çıkan bir “Kezban” kavramı var. Bu yazıda yerli yersiz her davranışı “kezbanlığa” tahvil etmek gibi durumlardan dolayı bir kavramsallaştırma yapma işine girmeyi uygun bulduk. Bizim bu hususta ilk önerimiz, az sonra açıklamaya girişeceğimiz durumların ifadesinde “Kezban/Kezbanlık” tabirinin değil, “Kezbanite” kavramının kullanılmasıdır. Çünkü Türkiye’de kadınlarda gözlemlenen kimi durumların kavramsallaştırılmasında kültürel yapıyla birlikte yeşeren ve yerleşen bir karakter yapısı söz konusudur. Karakter, insanda doğduğunda hazır olarak bulunmadığından, koşullar, coğrafya ve kültürle şekillendiğinden, aslında her yapı belli bir toplumsallığın sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyleyse Kezbanite, “kurum” olarak ifade edilebilecek etkenlerin ortaya çıkardığı bir alt yapıyı işaret etmektedir, kadının kendisinden bağımsız olarak orada bulunmakta, bir içine düşüş sonrasında kadının yapısı hâline gelmekte ya da kadın bu şekli almaktadır. Şimdi mevzuyu biraz açalım ve neyi anlatmak istediğimizi örneklerle daha açıkça ifade edelim.

Start again!

Bir insanın kişilik ve karakter yapısıyla ilgili yorum yapmaya kalkışıldığında, bu yorumun sağlıklı bir temele oturtulabilmesi ve ciddiye alınabilirliğinin artırılması için işe çocukluktan başlamak bir mecburiyettir. Öyleyse Türkiye’de kız çocuklarının hangi kaygılarla yetiştirildiğini göz önünde bulundurmak, bu yazının konusu için ilk ve en önemli gereklilik olarak karşımıza çıkıyor.

Ebeveynlerin kız çocuklarıyla ilgili en büyük kaygısı maalesef şehevi duygular özelinde filizlenen kaygılardır. Fahişelik gibi bir kurumun olması, kadın vücudunun ticari işlerde metalaştırılması, “arzu nesnesi,” dendiği anda, Türkiye’de akla ilk olarak kadın vücudunun gelmesi gibi şeyler kız çocuklarının daha korumacı, baskıcı bir şekilde yetiştirilmeleri gerektiği gibi bir algıyı doğuruyor. Sözgelimi lise çağına gelmiş erkek çocuğunun parası yoksa aile kaygılanmıyor ancak aynı çağdaki kız çocuğunun parası yoksa çocuk parayla satın alamadığını başka yollarla temin edebilir gibi bir kaygı filizleniyor. Benzer şekilde, ergenlik çağındaki bir erkeğin cinselliğiyle ilgili çok fazla kaygı güdülmezken; ergenlik çağındaki kız çocuğunun cinselliği aile için bir kırmızı alarm anlamına geliyor. Erkeklere oranla, kızlar daha fazla gözetleniyor, kontrol ediliyor, “yanlış” işlere kalkışmaması için onlara cinsellik dışındaki alanlarda bir müsamaha bahşediliyor. Buradaki ebeveyn korkusu, basit bir örnekle şöyle bir dinamikle ilerliyor: Dersleri kötü diye kızımızı terk edersek ya da bizim ona gösterdiğimiz tepkiyi o bir terk edilme gibi algılarsa, aradığı şefkati başka kişilerde, “yanlış şeylerde” bulmaya kakışabilir. Peki, erkek çocukları için böyle bir kaygıdan söz edebilir miyiz? Erkek çocuklarının ailelerini kaygılandırdıkları meseleler, uyuşturucuya, serseriliğe yönelmek gibi şeyler iken; kız çocukları ile ilgili en temel kaygı kızın fahişeliğe, ahlaki açıdan “yanlış bulunan” şeylere yönelmesinden ibarettir. Burada asıl utanç verici mesele şudur: Erkek çocuğunun ya da bir ailenin yetişkin erkek evladının başına gelebilecek işlerde, bunlar yüz kızartıcı suç ihtiva etmiyorsa, aile lekelenmez. Çocuk kendisine yapmaktadır yaptığını, aile çocuğunun durumu nedeniyle perişan olur; onlara yaşattığı sosyal baskı nedeniyle değil. Ancak kız çocuğunun ya da bir aileye mensup yetişkin kadının, her “kötü”, “yanlış” eyleminde gözler aileye çevrilir.  Bir erkek kızlarla “düşüp kalkıyorsa” aile için bir sorun yoktur. Bir kız çocuğu/yetişkin kadın, erkeklerle “düşüp kalkıyorsa” aile için bir lekelenme algısı çıkar ortaya. Benzer kültürel, toplumsal saçmalıkları uzatabiliriz, bunları hepimiz biliyoruz, bilinen şeyleri söylemek değil niyetimiz, sadece durumun kısa bir özetini sunmak istedik çünkü kezbanitenin temeli tam olarak burada başlıyor. Son olarak korkmadan, hepimizin cevabını tahmin ettiği şu soruyu sormamıza izin verin: “Kızınızın sizin ahlaki kurallarınızın dışında ama nitelikli, onurlu bir hayatı olmasını mı istersiniz yoksa vasıfsız bir şekilde ama size, sizin ahlaki kurallarınıza tâbi olarak evde oturmasını, sonra da birisiyle evlenip gitmesini mi?”  
Evet, ortalama bir Türkiye ailesinde her ebeveynin gönlü ikincisinden yanadır. İşte kezbanitenin yeşerdiği zehirli toprak da tam olarak budur.

Ebeveynlerin erkek çocuklarıyla ilgili kaygıları ile kız çocuklarıyla ilgili kaygılarının arasındaki fark kezbanitenin temelidir; işte iddiamız ve kavramımızı temellendirdiğimiz noktanın özeti. Bu savımızdan da anlaşılacağı üzere, metinde bir düşmanlık yoktur. Bizler, en kolayı seçip, “Bu kezbanitedir, şu değildir,” demek yerine, “Kezbanite nasıl ortaya çıkıyor, neden var?” gibi soruları yanıtlandırmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla yerli yersiz bir kadın yaftalayıcılığının/yargılayıcılığının ötesine geçip herkesçe bilinen bir garabetin ortaya çıkış sebeplerinin izini sürüyor, kadınlara bu hususta laf etmemiş oluyoruz. Öyleyse devam edelim. Kız çocuklarının, Türkiye’deki çoğunluğun tabiriyle “namus” kıskacında yetiştirilmeleri, ister istemez kadınlarımızda vücutlarının ve şehvetin konusu olan her şeylerinin çok özel olduğu yanılgısını körüklüyor. Çünkü kadınlar özelinde doğumlarından yetişkinlik çağlarına uzanan sürecin özetine bakıldığında, “koruması gereken tek şeyi koruması”, onun dışındakilerin pek bir önemi olmadığı sonucu çıkıyor ortaya. Korunması gerektiği dayatılan şeyin korunmasının kadınlarda ne tür yaralar açtığı başka bir konu olduğundan, bu gerçekliğin sonuçlarını incelemeye devam edelim. Kadınlar, toplumun, kültürün ve ailenin akıllarına soktuğu ve onları mecbur bıraktığı durumdan dolayı aslında özel olmayan bir şeye “özel” niteliği varmış gibi yaklaşıyorlar ve maalesef kezbanite dediğimiz şeyin içine düşüyorlar.

Kezbanite kavramının ne şekilde tezahür ettiğini birkaç örnekle açalım. Sosyal medya araçlarından birisi olan “Tinder” uygulaması bu garabetin gözlemlendiği mükemmel bir alandır. Tinder, bilmeyenler için, uygulamayı yükleyen milyonlarca kişinin birbirlerini beğendikleri ve eşleştiklerinde bir sohbet imkânının ortaya çıktığı mecra oluyor. Sizin beğendiğiniz kişi, sizi beğenmişse, eşleşmiş oluyorsunuz ve iletişim kurabileceğiniz bir sohbet bölümü elde ediyorsunuz. Bilinmesi gereken şey, bu uygulamanın, kadınların ve erkeklerin ya da heteroseksüelliğin dışındaki yönelimlere mensup insanların ilişki kurmaları için kullanılan bir uygulama olması. Böyle bir detayı belirtmek zorunda kaldığımız için utanıyoruz ancak birazdan anlaşılacağı üzere, uygulamanın var oluş amacının dahi Türkiye topraklarında tam olarak kavranamaması durumu söz konusudur. Her neyse, sonuç itibariyle eşleştiğiniz kişi, sizi onayladığına göre ortada bir zorla iletişim kurma çabası da yok. Sözgelimi diğer sosyal medya araçlarında, örneğin Facebook, tanımadığınız birisine mesaj attığınızda bu tek taraflı bir refleks iken, Tinder’daki eşleşme özelliği, iletişimi her iki tarafın da rızası olan bir konuma sokuyor. Bunu da açıkladığımız için utanıyoruz ancak maalesef ayan beyan ortadaki bu gerçeğin de Türkiye topraklarında akıl almaz bir dönüşüme uğradığını görüyoruz. Evet, Tinder’ın ne ve ne için olduğu anlaşıldıysa örneğimize geçebiliriz. Tinder, Türkiye’de erkekler için kanserojen bir uygulamadır diyerek ilk bombayı ortaya bırakalım. Çünkü siz kadını beğenmişsiniz, kadın da sizi beğenmiş şeklindeki ana koşulu ortadan kaldırmasına rağmen işlerin bu kadar zor yürütüldüğü başka bir sosyal medya aracı sanmıyoruz ki vardır? Bir kadına “slm” , “nbr” gibi bir girişle yaklaştığınızda direkt olarak tefe koyuluyorsunuz. Bir kadına “tek mi kalıyorsun, evin var mı?” gibi, olası cinsel ilişki için zemin var mı yok mu sorusuyla yaklaştığınızda “sapık” oluyorsunuz. Bir kadına klişelere düşmeden, yüz – yüz elli sözcükten oluşan hoş bir yazı yazarak temas etmeye çalıştığınızda, “bunu kaç kadına yolladın?” “nereden copy – paste (kopyala – yapıştır) bu?” gibi bir soruya maruz kalıyorsunuz. Bağrı yanık bir dostumuzun, atom fiziğine de bilim adamlığına da lanet ettiği bir örnek şudur:

“Ellerin çok güzel diyerek sanki bir kadının bütünlüğünde ellere özel önem veriyormuşum, yani uslu çocukmuşum gibi bir yöntem izleyebilirim. Bugüne kadar gördüğüm en güzel saçlar sana ait diyerek düzenli gittiğin kuaföre zeytin dalı uzatabilirim. Dünyadaki en güzel kadın sen olmalısın diyerek, kimsenin inanmayacağı korkunç bir yalanla avına yaklaşan acemi avcılığın sularına dalabilirim ama ben bunların hiçbirisini yapmayacağım. Anlatabiliyor muyum?”

Burada, en akılsızın, en ruhsuzun bile anlayabileceği üzere talihsiz dostumuz ilk giriş denemesinde “sana numara yapmayacağım, numaralarla, yalanlarla, stratejilerle değil, dürüstlüğümü koruyarak duracağım karşında,” tavrını şerh düşmekle işe başlıyor. Bu mesaja gelen cevap ise şudur, yorumu sizlere bırakıyoruz: “Böyle düşüyor mu? Nereden kopyaladın bunu, ha ha?” Böylece kanser belâsının ilk kurşununu sıkmış oluyor kadın kişisi. Kezbanitenin soluğunu bütün benliğimizde hissediyoruz ve üşüyoruz, evet, üşüyoruz. 

İkinci bir örnek olarak, yaklaşık on üç gündür muhabbet eden çiftimizin erkek tarafının acısına eğilelim. Bu hüzünlü erkek, Türkiye toplumundaki ürkütücü muhafazakârlıktan dolayı kadınların sosyal medya üzerinden kurulan iletişimlerde çekinmelerini anlayan bir erkek. O yüzden hemen buluşalım edelim demeden önce on üç gün boyunca naif şakalarla, centilmence ve asla askıntı olmadan yürüttüğü, haddinden fazla uzayan bir tanışma seremonisinin ardından şu talihsiz şakayı yapıveriyor:

“Biraz yavaş gitmiyor muyuz?”

Bu derbeder erkek dostumuz bekliyor ki kadın onu anlayacak, zaten naif yapısını iyice kavradığını düşündüğü bu kadın böyle bir sorudan rahatsız olmayacak, buluşma meselesini teğet geçse de en azından şakasına gülecek… Gözlerimizi yaşlarla dolduran bu saflığın bedeli şu oluyor arkadaşlar:

“Senin niyetini ben anladım, ben öyle bir kadın değilim.” –Ve kendisinin küçük harflerle devam ettiği ama bizim büyük harflerle yazacağımız mesajın devamı şöyle: “BEN BURAYA SADECE SOHBET ETMEK İÇİN GİRİYORUM, REELDE BULUŞMUYORUM BURADAN KİMSEYLE.”

Gözyaşlarınızı sildiyseniz ve toparlandıysanız devam edelim… Bu tip dramların yanında bir de direkt profilinde uygulamanın var oluş amacına tezat şeyler yazan kadınlar da mevcut. “Konuşmuyorum, boşuna like atma….!!!!...!” gibi şeyler görebilmek mümkün. Neden buradasın o zaman gibi bir soruyu tarifsiz bir acıyla ortaya bırakan çok fazla şeye rastlanan bu uygulama tam da bu ve benzeri şeylerden dolayı Türkiye’deki erkekler için kanserojen bir madde kadar tehlikelidir, uzak durulmalıdır.

Sonuç itibariyle bu ve benzer platformlarda, sivilde ve her yerde kadınlarımızın erkeklerimize yaklaşımlarındaki kezbanite zehri “Bakalım karşımda kaç takla atacak,” şeklindeki bir kabulde kendisini göstermektedir. Kadın bir şekilde kendisinde olduğuna inandığı şehevi niteliklerden dolayı efendi koltuğundadır ve siz de onu etkilemek için her türlü şeyi yapmakla mükellef soytarısınızdır. Kralın kızını güldürmeyi başarırsanız, birkaç şey kapabilirsiniz. İşte kezbanite, tam olarak budur.

Peki, bu durumun derinlikli mahiyeti nedir? Her yerde ve her fırsatta “ben bir meta değilim, biz meta değiliz,” şeklinde konuşan kadınların, kezbanite zehrini bünyelerinde ihtiva ettikleri anda kendi kendilerini metalaştırmış olduklarını fark etmemeleridir. Çünkü bir şekilde kültürel yapı, toplum ve aile sürecinden dolayı vücutlarının özel olduğunu, çok değerli olduğunu düşünme temelinin yeşerdiği yerde vücut bir meta olarak ele alınıyor demektir. Bu değerli metadan alınan güçle kendisini güldürecek soytarılar arasından eleme yapma hakkı elde ediliyor demektir. Öyleyse erkeklere karşı böyle bir tavırla hareket eden kadın, en derininde kendisini bir meta olarak kabul eden ve maalesef sunan kadındır. Bunun farkında olmayışı, onun meta olmadığı ya da kendi kendisini metalaştırmadığı anlamına gelmemektedir. Kadın ve erkek eşitliğine inanan sağlıklı ve aydın kafalı insanlar için sağlıklı zemine de böylece ulaşmış oluyoruz: Benden sergilememi istediğin ve beklediğin soytarılığın karşısında sen ortaya ne koyuyorsun? Meme? Cinsel ilişki ümidi? Şehevi unsurlar? Bunlar mı sadece? Öyleyse sen bir metasın, daha fazlası değil. Sen, cinsel ilişkiye girmek için karşı taraftan belli şeyler talep ettiğin anda, aslında vücudunu satmış oluyorsun. Para yerine başka şeyler alabilirsin ama sonuçta talep ediyorsan, kendini o talepler yerine geldiğinde satıyorsun demektir. Şunları yaparsan, şöyle olursan sana meme veririm demek, benim memelerimin bir maliyeti var demektir ve kendi kendini metalaştırmak budur. Kezbanite, en derininde kadının kendi kendisini metalaştırmasıdır. Erkekler ne de olsa her oltaya gelen balık, kadınlar ise her erkek için yeterli olan niteliğe sahiptir yanılgısı sonucunda biz bir iletişime değil drama mahkûm oluyoruz. Biz iki yetişkinin kendilerini leziz bir nehre bırakması misali yaşanan cinsel birlikteliği değil, karşılılık esasının ve süründürmenin, sürünmenin ardından el edilmiş bir ganimet algısının yarattığı cinsel ilişkiyi yaşıyoruz. O yüzden bu zehirli yapı, kezbanite, bir daha geri çıkmayacak şekilde mezara gömülmelidir. Erkeklere düşen, şöyle bir karşılarındaki kişiye bakmak ve kendi nitelikleriyle karşısındakinin niteliklerini karşılaştırmaktır. Verili olanlar bir nitelik değildir. Yakışıklılık ya da güzellik bir nitelik değildir. Bizler centilmen bir yapı, aydın bir kafa, kaliteli bir mizah, coşkulu bir ruh ve yoğun sevgi vaat ediyor isek, karşımızdakinin ortaya ne koyduğunu da sorgulamak zorundayız. Sadece vücudu, tatlı gülüşü gibi şeyler bir karşılık değildir. Nedir bir kadın? Neyi vardır? Güzelliğinin, vücudunun ötesinde ne kadardır? İşte sorulması gereken sorular bunlardır. Farkındaysanız, “arabası olmayan adamla işim olmaz,” gibi tavır takınan kadınları yok sayıyoruz. Küstahlığın boyutlarına girersek çıkamayacağımız için buna gerek duymuyoruz. Erkeklerden bir maddi güç de beklendiği açık ama konu sapmasın ve çirkinleşmesin diye onu şimdilik parantez içine almayı yeğliyoruz.

Özetle kezbanite zehri, toplum, kültür, aile yaşantısı ile oluşturulan, kadınların ise bilerek ya da bilmeyerek içine düştükleri bir bataklıktır. Her kim bu bataklığı evi bellemişse oradan uzaklaşmak erkeğin ilk ve en önemli görevlerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendi kendisini metalaştıran bir canlı türüne temas ederek onurumuzu lekelememeli, kişisel tarihimizin sayfalarına silinmeyecek bir utancı kazımamalıyız. Bir kezbanite neferinden uzaklaştıktan sonra, söz konusu kadınla ilgili alabileceğimiz tek inisiyatif, gelip kendisinin kezbanite zehrinden arındığını ispat etmesi olabilir ancak. Bunun dışında söz konusu kadın yok hükmündedir, bir hata sonucu konuşulmuş ve orada konu kapanmıştır. İşte onurlu erkeğin tavır budur.

Yazar: EDY
EDY'nin diğer yazıları için bakınız:

EVLENME TEKLİFİ, EVLİLİK VE SONRAKİ SÜREÇLER ÜZERİNE


İLİŞKİLER ÖZELİNDE YENİ BİR ERKEKLİK EDİMİ OLARAK TAKİP MESAFESİ VE VAZGEÇMEK ÜZERİNE





15 Aralık 2017 Cuma

PORNOGRAFİ VE MASTÜRBASYONA NEDEN KARŞI OLMALIYIZ?

Pornografiye Neden Karşı Olmalıyız?

Sol Maskülen Birlik Girişimi olarak ilkelerimizde erkeklerin pornografi ve mastürbasyondan uzak durmalarının onlara faydalı olabileceğini belirtmiştik. Bu yazıyla neden bu fikirde olduğumuzu açmayı hedefliyoruz. Pornografi, cinsel anlam yüklü organların ve cinsel pozisyonların teşhir edilerek izleyicide cinsel uyarılma yaratmayı amaçlayan tüm görsel yayınlardır. Erkeğin cinsel organının gözükmemesi veya kadının yalnız başına olması durumu değiştirmez. Cinsel uyarıcı niteliği olan yayınların tümü pornografik kategoride değerlendirilir.

Zaman Kaybı

Pornografi bağımlılığı internetin yayılmasıyla yaygınlık kazanmıştır. Bu nedenle porno izleme isteği şahsı internete bağımlı kılar. Şahıs, porno izleme amacıyla internet başında uzun süreler geçirdiği gibi internetle kurduğu bu ilişki porno izlemek istemediği zamanda da sürer. Öyle ki bir süre sonra internette vakit geçirmek için bahaneler üretir. Gündelik hayattan kopma hızı artar.

Mutsuzluk ve Toplumsallıktan Kopuş

Pornonun en derin zararı sosyal ilişkilere olur. Evli olmayan erkeklerde karşı cinse soğukluk, özgüven eksikliği olarak görülür. Sevgilisi olan erkeklerin ise sevgililerinden aşırı cinsel beklentileri ilişkilerin yıpranmasına neden olur. Evli erkeklerde ise benzer olumsuz sonuçlar doğurur. Porno genel toplumsal kurallarca norm dışı kabul edildiği için izleyici genellikle bunu gizli yapar. Bu gizli faaliyetini sürdürmek için kendine gizli alanlar üretir. Çevresine karşı düşmanca bir gizlilik içerisine girer.

Porno, insan beyninde mutluluk hissi veren dopamin denilen maddenin salgılanmasını sağlar. Bir süre sonra bu maddenin salgılanma düzeyi o kadar artar ki mutlu olmak için daha ileri hazlara varma ihtiyacı artar. Bunu şöyle örneklendirebiliriz: erken dönem bir porno izleyicisi, basit erotik danslardan, müzik kliplerinden bile zevk alırken porno izleme süresini uzattıkça bunlar zevk vermemeye başlar. Daha sonra gündelik hayatında karşılaştığı durumların pornografik karşılıklarını arar. Kızıl saçlı bir kız arkadaşı varsa kızıl saç kategorisine yoğunlaşır. Türban kategorisinden, ensest ilişkiye, oradan etek altı görüntülerine kadar yelpaze genişler. Gittikçe artan haz alma (mutluluk) isteği onu yeni ödüllere yöneltir. Tecavüz videolarına, çarpık ilişkilere veya hayvan pornosuna yönelir. Artık beyin sürekli yeni ödüller istemektedir. Güzel bir kadınla vakit geçirmek yeterli olmaz onun için, daha fazlasını ister.

Porno endüstrisi beynin ödüllendirme mekanizmasına oynayarak buradan çeşitli ticari gelirler (erotik malzemeler, fuhuş, canlı yayında ücretli erotik görüşmeler vb.) elde etmek için yayın yelpazesini genişletmeye çalışır. Kütüphanede, markette, otobüste, parkta, sinemada derken izleyicinin hayal dünyasında gündelik hayatın her alanı birer porno sahnesine döner. İzleyici karşı cinse artık bir insan/ bir yabancı olarak değil bir porno oyuncusu olarak bakar. Burada karşı cinsin kıyafet biçimi de engelleyici değildir. Çarşaf giyen bir kadın dahi cinsel mesajlar verebilir izleyiciye. Çarşafın altında çıplak bir kadın hayali kurulur. Yaşlı ve çaresiz bir kadın, evinin geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olan bir temizlikçi, ahırdaki inek dahi çaresiz avlar olur izleyici için. Artık pornografinin kirlettiği zihin bir sömürgeciye dönüşmüştür. Her şeyi istismar edebilir izleyici. Öyle ki bu şahıs bir dönemin masum Kral TV izleyicisidir. “Porno teori, tecavüz ise onun pratiğidir.”

Fiziki Etkisi

“Diğer bir etkisi beynin küçülmesidir. Porno bağımlılığıyla birlikte beynin ön lobunda küçülme meydana gelir. Bunun neticesinde kişide dikkat dağınıklığı, hafıza kaybı, uykusuzluk, uyuşukluk, odaklanamama, ezber yapamama gibi durumlar görülür.” (pornobagimliligi.net) Beyne zarar verdiği gibi mutsuzluğu derinleşen insan kendi bedenine acı çektirerek bu histen kurtulmak isteyebilir. Yine bazı pornografi kategorileri tarafların birbirine zarar vermesini tavsiye etmektedir. Tüm bunlardan bağımsız olarak, günün belirli zamanını internet/ekran başında geçiren ve sürekli mastürbasyon yapan şahıslar bakımsız, zayıf ve güçsüz olurlar.

Cinsellikten Uzaklaşma

Pornografi bir cinsel eğitim yolu değildir. Aksine kişinin cinselliği yanlış tanımasına neden olan bir aygıttır. Adli psikolog Miranda Hovarth şöyle iddia ediyor: "Pornografi seksle ilgili gerçekçi olmayan tutumlarla, kadınların cinsel nesne olduğu inancıyla, daha sıklıkla seksin düşünülmesiyle bağlantılıdır ve pornografi izleyen çocuklar ve gençler gelişimsel olarak cinsel roller edinmekte zorlanmaktadır." Bu nedenle porno kişiyi cinsel kimliğinden uzaklaştırmaktadır.

Maddi Zararlar

Porno sadece bedeninize ve ruhunuza değil bilgisayarınıza da zarar verir. Porno siteleri çoğunlukla zararlı yazılımları bilgisayarınıza yükler. Bilgisayarınızı bunlardan kurtarmayı başarsanız bile bilgisayarınızın ömrünü kısaltırsınız.

Kariyerinize Olumsuz Etkisi

Pornografi sizin resmi kariyer yapmanızı engel olabilir. Sanılanın aksine, hiçbir biçimde internet gezintilerinizi resmi makamlardan saklayamazsanız. İnternet geçmişinizi bilgisayarınızdan silerek anne ve babanızdan ya da eşinizden saklasanız bile bağlı olduğunuz internet sağlayıcınız hepsini kayda geçer. Bu kayıtlar büyük veriler olarak toplanır. Sadece büyük sosyal medya sayfalarında rahatlıkla gezinebilirsiniz. Sizin için ne kadar önemlidir bilemeyiz ama bu sefer de o sosyal medya şirketi tarafından kayda alınırsınız.

Pornografi Erkek Düşmanıdır

Tüm bu saydıklarımızın dışında pornografiyi erkeğe zararlı yapan ekstra bir durum daha vardır. Pornografinin cinsel birleşmede erkeğe biçtiği rol: güçlü olma ve kadını tatmin etmedir. Porno yayınlarda kadın, erkeğin elindeki bir hamur gibi kendinden geçer ve erkek farklı pozisyonlarda mahirdir. Oysa gerçek hayat her zaman böyle değildir. Erkeklerin hepsi “harika” vücutlu, kadının cinsel beklentilerini karşılamada sınırsız kabiliyete sahip değildir. Pornografi biz erkeklere “güçlülüğü” dayatmaktadır. Oysa bizler de her insan gibi zaaflara, sınırlı bir fiziki güce ve ortalama bedenlere sahibiz.  Üstelik bazı kardeşlerimizin cinsel sorunları da bulunmaktadır. Bunlar engellenebilecek şeyler değildir. Bazı sorunlar verilidir. O halde pornografinin bize biçtiği güçlü, kadını tatmin eden adam rolü bizi ezmekte, kişiliksizleştirmekte ve hatta korkutmaktadır. Porno, erkeği kendi gerçekliğinden uzaklaştırarak kendine olan özgüvenini yitirmesine neden olur.

Pornografi erkeği şiddetin kaynağı olarak gösterir. Kimi yayınlarda erkek tecavüzcüdür, kimi yayınlarda cinsel birleşme esnasında erkek kadına işkence eder. Erkeğe yapıştırılan bu etiket nedeniyle kadınlar, erkeklere düşmanlaşmaktadır. Erkeğin gözünde ise kadına şiddet meşrulaştırılmakta, erkeğin hayatına mâl olacak eylemleri yapmaya sevk edilmektedir.

Mastürbasyon meselesi

Erkeklerin arasında “31 çekmek” olarak da bilinen el yoluyla zevk alma yani mastürbasyonun dair pornografi kadar zarar olduğunu söyleyemeyiz. Hatta kimi ürolog ve bilim insanlarına göre mastürbasyonun bedene faydaları da vardır. İdrar torbasında kan birikimini engellemekten, fiziki rahatlamaya kadar kimi yararlarından bahsedilmektedir. Zira mastürbasyonun bedene yönelik bir zararı olduğunu kanıtlayacak bir çalışma da bulunmamaktadır.

Mastürbasyonun zararları doğrudan değil dolaylı yollardan gerçekleşmektedir. Mastürbasyonun cinsel ihtiyacı giderdiği, bedeni rahatlatarak taciz ve türevi sapkınlıklardan uzaklaştırdığı ispatlanamamış bir varsayımdır. Mastürbasyonun sağladığı zevk, beden tarafından tekrar tekrar arzulanmakta; belki günde iki veya üç kez yinelenmekte ve mastürbasyonla geçen zaman pornografiyle renklendirilmek istenmektedir. Mastürbasyonun en büyük zararı onun kişiyi pornografiye yönlendirmesidir. Pornografinin kişide yarattığı tahribatı uzun uzadıya anlattık. Mastürbasyon esnasında hızla ereksiyon ve zevk isteyen kişi önce erotizme, oradan da pornografiye çok hızlı geçiş yapabilir. Bunlar çok kolay bulunabilecek yayınlardır.

Mastürbasyona dair erkek dünyasında güçlü bir sözlü kültür bulunmaktadır. Erkekler 11-13 (bazıları çok daha erken) yaşlarından itibaren bu sözlü kültürle tanışmaktadır. Yani cinsel arzular henüz bir olgunluğa varmadan, erkenden sapkın bir temelde oluşturulmaktadır. Cinsel arzularını gerçekçi bir temelde tatmin edemeyen ve “31 çekmenin büyülü dünyası”na kapılan genç erkek çevresindeki her şeyden cinsel tatmin arayışına girmektedir. Annesi, teyzesi, komşusu, öğretmeni ve varsa kız kardeşlerine cinsel nesneler olarak bakabilmektedir. Ahlaken ve zihnen olgunlaşmamış bir bünyenin mastürbasyonla şişirilmesi, aile içi ilişkilerde gerginlikler yaratması muhtemeldir. Bu nedenle mastürbasyona yönelik övgü dolu açıklamalar bu gerginliklerin üretiminde bir kaynağa dönüşür.

Normalleştirildiği takdirde sık sık tekrarlama isteğiyle bir alışkanlığa dönüşen mastürbasyon, bedeni zayıflatmakta, yapılamadığında ise asabi davranışlara neden olmaktadır. Genç veya evli, ailesiyle beraber yaşayan her erkek, mastürbasyona uzun bir vakit ayıramadığı için de erken boşalma gibi cinsel sorunlarla yüzleşebilecektir. Çünkü mastürbasyonu gizli yapan erkeğin hızlı bir şekilde doyuma ulaşma alışkanlığını edinmesi erken boşalmayı problemini de beraberinde getirmektedir. Özellikle düzenli spor yapmayan ve dengeli beslenemeyen bireyler mastürbasyon nedeniyle vücutlarının ihtiyaç duyduğu vitamin ve mineralleri hızla tüketmekte olası hastalıklara ve zayıflığa kapı aralamaktadır. Siz de fark edeceksiniz ki çok “asılan” erkekler zayıf ve güçsüzlerdir.  

Çözüm Yolları

Rebooting: Buna geri dönüş de denilebilir. Asıl karşılığı yeniden yüklemedir. Yani hayata yeniden dönme. Beynin ve sosyal ilişkilerin tazelenmesi için porno ve mastürbasyon tümüyle bırakılır. Pornografi yerine yeni hobiler edinilir. İlk 3 ay kritik evredir. Bu süreçte şahsın kendini sıkı bir biçimde kontrol etmesi ve yalnız kalmamaya özen göstermesi gerekmektedir. 3 ay sonrası düzelmenin ilk belirtileri gözükmeye başlar. Reflekslerin güçlenmesi, vücut stresiyle ilgili bazı kronik hastalıkların yenilmesi, sosyal ilişkilerin artması vb. 15-18 ay arasında ise pornografi bağımlılığından tümüyle kurtulmuş sağlıklı bir bireye dönüşürsünüz. En önemlisi ise özgüven sahibi bir birey olursunuz.

Kendinizi engellemek için yalnız kalmamaya çalışın. Çalıştığınız odanın kapısı hep açık olsun. Bilgisayarla işiniz olmadığı müddetçe temas kurmayın. Bilgisayar başına geçmeden önce yapacağınız işlerin listesini çıkarın. Bu liste bilgisayarınızın yanında olsun.

İsteyenler dini açıdan kendisini engelleyebilir. Fakat bu gerçekten, din kişi için bir meşruiyet kaynağı ise geçerlidir. Toplumsallaşma sürecinde çevresel etkilerle bir dini seçen çoğu birey için din bir meşruiyet kaynağı değil bir semboller alanıdır. Bu nedenle de dinen yanlış olduğunu bildiği pek çok şeyi uygulamaya devam eder. Çünkü o modern bir birey gibi yanlışı ve doğruyu rasyonel metotlarla kavramamıştır. Bu haldeki bir bireye porno ve mastürbasyonun dinen zararlı olduğunu söylemek onu paranoyak birine dönüştürebilir. Yani her seferinde yanlış olduğuna inandığı bir şeyi yapar ve günah işlediğini düşünerek kendine düşmanlaşır. Hatta kendisine zarar vermeye bile başlar. Kişinin ahlaki olgunlaşması bireysel düşünsel usullerle edinilir. Bir kişi dinini, doğruyu ve yanlışı fikri metotlarla edinmişse onlara daha sıkı sarılır. Çevresel ayartıcılardan daha az etkilenir. Dinini, doğruyu ve yanlışı bireysel zorlamayla ve dogmalarla edinmiş kişi kendi hatalarını çevresine karşı saldırganlık olarak gösterir.

Pornografiye Karşı Aşk, Seks ve Erotizm

Sağlıklı cinsel birleşmenin bir yolu da partnerinize erotik mesajlar göndermektir. Erotizm, pornografiden farklı olarak cinsel uyarıcı değildir. Erotizm, anımsatıcıdır. Kişiye güzel duyguları yaşaması gerektiğini anımsatır. Kişiyi, karşı cinse doğru harekete geçmesi gerektiği fikrini verir. Bu nedenle erotizm sağlıklı cinsel birleşmelere katkıda bulunabilir. Eğer bir filmde cinsel birleşme ana amaç olur ve cinsel birleşme çeşitli yönleriyle sergileniyorsa bu pornografiye döner. Erotizm cinselliğin bizzat kendisi değil duygusudur. Filmin ana teması seks değildir. Erotik müzik ve kokular da bu işe yarar. Tarafları harekete geçirir. Eğer bir partneriniz yoksa dahi erotizm sizin kendinizi iyi hissetmenizi sağlar ve sizi bir sevgili edinmek için harekete geçmeye teşvik eder. Eğer sevgili yapmak gibi bir amacınız yoksa erotizmden de uzak durmalısınız.

Pornografiye Karşı Düzenli Cinsel Birleşme

Düzenli cinsel birleşme pornografi ve mastürbasyon bağımlılığının yol açtığı cinsel problemlerin engellemenin tek yoludur. Bunun karşılanması için evlenmek veya evlenmemek kişinin kendi kararıdır. Evliliğe karar vermeden önce evliliğin neden olacağı ciddi yükümlülüklerin düşünülmesinde büyük fayda vardır. Evlenmeden önce mutlaka müstakbel eşinizle ya da evlendiyseniz de eşinizle en uygun zamanda cinselliğin doğal bir ihtiyaç olduğunu ve haftada en az bir gün (daha uygunu iki gün) sekse zaman ayırmanız gerektiğinizi ona anlatmalı ve onu bu konularda ikna etmelisiniz. Evlenmeden sevgilinizle birlikte olabiliyorsanız (inançlarınız buna engel olmuyorsa) uygun şartları sağlamalısınız.

Nasıl Bir Mastürbasyon

Cinsel arzularını bastırmakta zorlanan ve bu ihtiyacını karşılamayan kişilerin nadir olmak şartıyla mastürbasyon yapmaları rahatlatıcı olur. 15 günde bir sadece hayal gücüyle (asla yayın kullanmadan) uzun zamana yayarak mastürbasyon yapmak bedeni rahatlatır. Ancak pornografi bağımlılığından kurtulmak için zihnî bir mücadele gerekir. Bunun için de geri dönüş dediğimiz “rebooting” için direnmelisiniz.    

Harekete Geçin

Eğer pornografi ve mastürbasyon isteğiniz arttıysa, bunu geçirecek ve vücudunuzu yoracak çeşitli aktivitelere girişmelisiniz. Örneğin, eğer istem dışı olarak bacaklarınızı salladığınızı fark ediyorsanız rahatlama isteğiniz artmış demektir. Buna karşın spor yapmanız ve harekete geçmeniz, hem sıkıntınızı giderir hem de size güçlü bir vücut kazandırır. Vücutta biriken testosteron spor aracılığıyla kasları onarmak ve onları geliştirmekte kullanılır. Vücut geliştiriciler testosteronun önemine sıklıkla vurgu yaparlar. Spor sayesinde vücudunuz gelişirken mastürbasyon isteğiniz de azalır.
Harekete geçmek sadece spor yapmakla olmayabilir. Bu gerilme anlarında kendinizi dışarı atın. Yürüyün, markete gidin. Bir arkadaşınızı arayın, misafirliğe gidin. Uygun saatlerdeyse sinemaya gidin. Göreceksiniz ki mastürbasyondan ve pornografiden kaçarken daha sosyal bir insana dönüşeceksiniz.

Dayanışma

Pornografi ve mastürbasyon bağımlılığından kurtulmanın ilk yolu bunu bir sorun olarak kabul edebilmek ve bu sorununuzu itiraf edebilmektir. Pek çok erkek kardeşimiz aynı sorunlardan mustariptir. Yakın arkadaşlarınızla durumunuzu ve kararınızı paylaşabilirsiniz. Eğer onlar da bu sorunlardan şikâyetçi ise onlarla ortak bir program belirleyebilirsiniz. Dayanışma, bir eylem etrafında örgütlenme ve grup bilinci inşa etme, insanların kararlarına daha sadık olmasını sağlar.
Bizler de sizlerle dayanışmak için varız. Bizlere yazabilir, tecrübelerinizi paylaşabilirsiniz. İsterseniz tecrübelerinizi blogta da yayınlayabiliriz.

Yazar: FKB 



2 Aralık 2017 Cumartesi

EVLENME TEKLİFİ, EVLİLİK VE SONRAKİ SÜREÇLER ÜZERİNE


İster imam nikâhı olsun, ister kilisede tamamlansın ve ister laik yerel yöneticiler tarafından imzalansın, nikâh, bir borçlar hukuku sözleşmesidir. Temelinde birlikteliği başlatmak değil, sürekliliğini güvence altına almak vardır. - Yalçın Küçük


Evlilik üzerine düşünürken, olaya nereden başlamak gerekir diye soruyoruz kendimize. Yaşadığımız çağdaki evlenme süreci ve düğün şebekliklerini, bunları gerçekleştirenlerin kalitesine yormaktan başka söz söyleyemeyeceğimize ve söylemek de istemediğimize göre işe evlilik teklifinin mahiyetinden başlamak gerekir kanaatindeyiz. İki insanı evliliğe sürükleyen yolu başka bir yazının konusu olarak işleyeceğimizi de hemen not düşerek, direkt olarak olayın başladığı âna gidelim istedik.

Başlayalım.

Şimdi, dünyanın her yerinde evlenme teklifini erkekler yapar. Bunun anlamını kavrayabilmek için, öncelikle herhangi bir teklifi yapan taraf olmanın algısal ve psikolojik boyutunu işlemeliyiz. Siz, birisine herhangi bir teklifle gittiğiniz anda, otomatikman eylemin kaptanlığını üstlenmiş olursunuz. Olayın başlangıcının böyle olması, sonraki boyutlarda da hissedilir bir algıyı tetikler. Sözgelimi bir insana “Şirket kuruyorum, senin de yanımda olmanı istiyorum,” derseniz, yanınızda olmasını istediğiniz kişiye olayın yükünü üzerinize aldığınızı beyan etmiş olursunuz aslında; siz, bu işe giren asıl kişisiniz, dolayısıyla bu olayda karşılaşılabilecek her musibetten siz sorumlusunuz. Yanınızdaki kişi size göre daha rahattır, belki bir şeyler koymuştur ortaya ama çıkacak herhangi bir sorunda hesap soracağı kişinin varlığı onu rahatlatır. Siz ise hesap soramazsınız, çünkü teklif sizden gelmiştir, dolayısıyla ister istemez başınıza gelen her şeyi, bu teklifi eden taraf olarak hak ettiğinize yönelik bir algı çıkar ortaya. Evlilik, her ne kadar çiftlerin ortaklaşa giriştikleri bir tercih olarak sunulsa da, teklifin erkeklerden gelmesinin bir kural olması, yapılan işin ortaklaşa girişilen iş mahiyetinden derin anlamda uzaklaşması çağrışımı yapmaktadır. Evlenmeyi sen istedin, öyleyse bunun bedelini de sen ödemelisin, sorumluluğu bütünüyle üstlenmelisin gibi örtük bir düşünce bu yüzden yeşerir. Bu algısal temeldir. Pratikteki karşılığı somut değil, soyut, yani psikolojik olsa da nihayetinde somut şeylerin ortaya çıkması bu psikolojik durumdan kaynaklanır.

Her şeyden önce “teklif etmek” aslında neleri içerir sorusunu sormak önemlidir yani. Bunu açıkladığımıza göre ikinci soruya geçebiliriz. Geçelim. Bir kadının evlenebilmesi için olması -yapması değil- olması gereken şey nedir? Bir evlilik teklifi almasıdır. Bu kadar basit. Peki, bir erkeğin evlenebilmesi için yapması –olması değil- yapması gereken şey nedir? Öncelikle bırakın evlenmeyi, evlilik teklifini edecek yüzü ve cesareti olması için belli şeyleri ortaya koymuş olması gerekmektedir bu erkeğin. Eskiden askerliğini yapmayanlar adam yerine konulmaz, onlara evlilik bileti verilmezdi örneğin. Askerlik, erkeğin evlenebilmek için YAPMASI, yani ödemesi gereken bir bedel olarak ortaya konurdu. Bugün ise birçok şey sayılabilir ve bunları hepimiz biliyoruz. Aile kurabilecek kudreti temsil eden bir işiniz/kazancınız olması gerekir en başta. Hiçbir şeyiniz yoksa bile belli bir birikim YAPMIŞ olmanız gerekir. Şunun altını hemen çizelim: İleride, yani süreç başladığında masraflarda ortaklaşılması ayrı bir konu, şu an bir erkeğin evlenme teklifi etmek için YAPMASI gereken şeyleri tartışıyoruz. Yani birisi çıkıp da “biz her şeyi beraber aldık,” diyebilir ve biz de zaten bu örnekleri biliyoruz. Ancak şu an, erkek eğer evlilik teklifi yapmak istiyorsa bunu nelerden cesaret alarak yapabilir, işte bunu tartışıyoruz. Evet, özetle, siz gelecek vaat eden bir yapıda olmalısınız. Yoksa sizin evlenmeye hakkınız yoktur. Buradaki kırıcılık, istisnai örnekleri konu dışı bırakarak, aşkın, sevginin, iki insanın birbirine duyduğu isteğin her şeyden daha önemli olduğunu söyleyen, aşkın sevginin adeta bayraktarlığını üstlenen, erkekleri bu konuda “odun” olarak kodlayan tayfanın işte bu gerçeğe sessiz kalmasıdır. Erkekte “adamlık” arayan niteliksiz kadınlardan, “sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde,” diye konuşan görece daha nitelikli kadınlara kadar; erkek ortaya bir şey koymamışsa, yoktur! Ve onun sevmeye de evlenmeye de hakkı yoktur. Suç, “ailem seni uygun bulmadı,” diyerek başka bir şeylere atılır ve konu kapanır. Hepsini topladığımızda şu berrak gerçek ortadadır: Bir kadının evlenmesi için evlilik teklifi alması yeterli iken; bir erkeğin evlenebilmesini geçelim, evlilik teklifi edebilmesi için ortaya birçok şey koyması ve gelecek vaat etmesi gerekir. Öyleyse evlilik kurumu, daha başından, kadını değerli bir canlı olarak kabul ederken, erkeği aynı değerde görmemektedir. Kadın zaten değerlidir, erkek ise ne kadar değerli olduğunu ispat etmelidir. Dolayısıyla evlilik kurumu, daha doğru bir ifade ile “geleneksel evlilik kurumu,” en başından erkeklere hakaret eden bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Eminiz ki kadın erkek eşitliğine inanan bütün kadınlar da bu durumdan hicap duymakta, evlilik kurumunu işlerine gelsin ya da gelmesin bu anlamda kınamaktadır. (Ha ha ha, evet, bizce de komik oldu.)

Şimdi gelelim erkeklerin evlenmeye karar vererek aslında neye karar verdiklerine. Bir erkek, evlenme teklifi edebilecek duruma ulaşmayı başarmışsa, her şeyden önce bu erkeğin iyi bir kazancı ve gelecek vaat eden bir konumu var demektir. Büyük ihtimalle bu erkeğin ev ya da araba gibi kimi mülkleri ve evlenebildiğine göre köşeye attığı, ortalama bir araba alabilecek kadar parası da var demektir. Hiçbirisi yoksa bile, bu erkeğin bir bankaya borçlanabilecek ve bu borcu ödemesinin teminatı olan kazancı, ailesinden ya da şuradan buradan o ya da bu şekilde maddi bir gücü var demektir. Öyleyse erkek kendisine, evlenme teklifi etmeden önce şunu sormalıdır: İyi bir işim var, arabam ya da evim ve biriktirdiğim ortalama bir para var, ben ortaya bunları ve aşkla dolu bir ruh koyuyorum peki evlilik kurumu bana ne vaat ediyor? Ben ne kazanacağım? Ortaya çıkan tablo, bir erkeğin hayata asıl başlayacağı çağda, her şeyi varken ve gelecek artık aşılması gereken bir dağ niteliğini yitirmişken, aile kurmak gibi bir yükümlülüğün altına girdiği şeklindedir. Öyleyse evlilik kurumunun erkeğe bir şeyler vaat etmesi gerekir, yoksa evlilik “uzun soluklu üzücü yaşam tercihleri halkasının” en büyük halkasından başka bir anlama gelmeyecektir. Nedir bir evliliğin erkeğe vaat ettiği şeyler? Erkekten neleri götüreceğini tartışmayalım bile, sadece ne getiriyor, ne vaat ediyor erkeğe evlilik müessesesi?
           
            Daha iyi bir sosyal konum?
– Hayır, erkeğe daha iyi bir sosyal konum vaat etmiyor evlilik, ortalamanın altında seyreden, gazete bile okumayan kitlenin sizi onaylaması eğer iyi bir konumsa bilemeyiz elbette. Bugün bir banka müdürü, sırf evli olmadığı için sosyal hayattan dışlanma tehlikesi yaşıyor mu sizce?

Ailenizin elinde tuttuğu zincirinizden kurtulmak?
-Hayır, iyi bir işi olan, ev ya da araba gibi mülkünü alabilmiş, belli bir birikim yapmayı başarmış geleceği parlak erkeğin zincirleri yoktur; varsa da o erkek evlenmeye hazır değildir zaten. Ailesi ona evde otur demez, dese de bunu başaramaz. Aksine evden gitmesini, ilerlemesini ve yükselmesini ister.

Ütü, bulaşık, yemek, derli toplu bir ev?
-Değerli dostlar, belli bir yaşa gelmişseniz ve bunları kendiniz yapamıyor, bu konuda bir kadının yardımına ihtiyaç duyuyorsanız kendinizi en yakın balkondan aşağıya atın gitsin. Böyle bir vizyonsuzlukla, ille de evlenmek istiyorsanız annenize gidin, o size bir kız bulur. Daha fazlasını hak etmiyorsunuz çünkü.

Düzenli seks?
-Bütün evli erkekler dünyanın en büyük hüznüyle beraber güldüler bile! Arkadaşlar, genç dostlarımız, size şu kadarını söyleyelim: Evliliğinde ikinci yılını doldurmuş herhangi bir erkeğe evlenip düzenli seks yapmak istediğinizi söyleyin. Gözlerinize nasıl bir ifadeyle baktığını inceleyin, size vereceği cevabı/tepkiyi dinlemeseniz de olur. Yaşadığımız örneklerin genel ortalaması şu yöndedir: Bir ortamda konu sekse geldiğinde, evli erkekler kenara çekilirler ve şu hüzünlü cümleyi kurarlar: “Abi ben evliyim.” Bunun meali şudur: Evli adamın seks hayatı yoktur varsa da acınası bir boyuttadır.

Çocuk?
-Evet, sadece bu. Evlilik, erkek için sadece ve sadece çocuk istiyorsa makul. Evlilik bir erkeğe sadece çocuk vaat ediyor.

Dolayısıyla bir erkek evlenmeye karar vermişse, aslında sadece baba olmaya karar vermiştir ya da baba olmaya karar vermişse sadece evlenmesinin bir anlamı olabilir. Diğer hiçbir şey, sadece evlenirlerse mümkün olabilecek şeyler değil. Kaldı ki çocuk bile eğer fikirsel olarak aydın bir coğrafyadaysanız evlenmeden mümkün. Ancak Türkiye şartlarından çok kopmaya gerek yok, çocuk isteyen erkek, buna büyük oranda evlenmek suretiyle kavuşabilir. Görüyorsunuz değerli dostlar, uyanın, kutsal aşk, sevgi, sıcak bir yuva; o sıcak yuvanın sıcaklığı sadece sizin ürettiğiniz yakıt kadar ısınır.

Yetkin bir erkek, evlenmeden de sekse ulaşıyor. Evlenmeden de bir sosyal statü kazanabiliyor. Evlenmeden de zincirlerinden kurtulabiliyor. Ütü, bulaşık, yemek yapmayı öğrenmesi zaten bir zorunluluk, evlilik bunlara indirgenecek kadar ucuz değil. Bunların hiçbirisi için evliliğe ihtiyacınız yok. Eğer aşkı arıyorsanız ve karşınızdaki insanın gerçekten sizi sevmesini istiyorsanız, düzenli bir sevgili hayatı yaşamanız mümkün. Çocuk isterseniz oturur konuşursunuz, onun dışında evliliğe gerek yok. Size bunu dayatan kadın sizi yeterince sevmiyordur, evlenerek elde edebileceği konfora, sizin duygularınızı ve size bahşettiği sevgiyi paravan etmekten çekinmiyordur. İşte aşkının, sevgisinin boyutu budur. Sadece sizinle olmak ve aşk denilen şeyi isteyen kadın, evlenme baskısını üretmeyen kadındır. Bu kadının kimi sosyal ve ailevi kaygılar gütmesi, sadece bu yüzden evlenmek istemesi ise sizin sorununuz değildir çünkü bu baskıyı siz yaratmıyorsunuzdur. Ya özgürleşecektir ya da gidecektir. Çünkü erkek bunu yapmıştır, öyleyse kadın da yapmalıdır. Bu uğurdaki mücadelesinde kadınının yanında olmak ve bu kutlu yolu onunla yürümek düşer erkeğe, başka bir şey değil, daha fazlası değil, evlenerek kadınını kurtarmak asla değil!



Evliliğin sularına girmiş ve maalesef konuyu kapatmış erkeğin durumuna bakalım. Evlendiğiniz zaman, sizin kimi psikolojik buhranlar, kariyer başarısızlıkları, sosyal savrulmalar yaşama lüksünüz bitmiş demektir. Bir erkek işini kaybedebilir, ancak erkeği yıkmaz bu. Çünkü erkek bilir ki, daha önce yapmıştır, yine yapacaktır. Ancak bu erkek evliyse, ensesinde evli olduğunu hissettiren bir solukla yaşar ve bu baskı nedeniyle psikolojik çöküntüye sürüklenmesi neredeyse kaçınılmazdır, çünkü sadece kendisi yoktur, teklifi eden taraf olarak giriştiği işteki her musibetten de o sorumludur. Bu konuda kitleler ve kadınlar sessizdir, çünkü “haksızlık” dedikleri anda taşın altına ellerini koymaları gerektiğini bilirler. Toplumun görüşlerine bakın, erkek tükenmişse, karısının onu boşama hakkı vardır şeklinde bir algı mevcuttur. Erkek başarısızsa kadının gitmesi meşrudur. Aynı şey erkekler için geçerli değildir. Kadınınız işten kovuldu ve psikolojik olarak yıprandığı bir süreçten geçiyor diye boşanmaya kalkarsanız, size “aşk bu mu, sevda bu mu” diye bütün toplum saldıracaktır. Siz, kadınını düşman ordularının harabeye çevirdiği bir şehirde yalnız başına bırakmış ve kaçmış erkek olmakla damgalanırsınız. Tersi durumda, düşman askerleriyle kaçan kadının, bunu gerçekleştirmeye hakkı var gibi bir algı söz konusudur. Çünkü kadınlar suçlanmaz. Kadın gitmişse, erkeği yetersiz olduğundan gitmiştir ve haklıdır. Erkek gitmişse, yine ya kendisinde sorun vardır ya da karakteri bozuktur; müşkül duruma düşmüş eşini acımasızca terk eden bir canavardır o. Bu bir.

İkincisi ise yine bütün kadınların işlerine gelsin ya da gelmesin kınadıklarına inandığımız (ha ha), yasaların kimin yanında olduğu sorunudur. Nafaka ve tazminat gibi şeylerde bir pozitif ayrımcılık söz konusudur. Önce kutsal aşk, karşılıksız sevgi, sonra “donuna kadar alacağım!” tavrı! Batı ülkelerinde bu bir sektör halini alacak duruma gelmiştir. Kimi ülkelerde evlenip boşanıp tazminat ve nafaka alarak rahat bir hayat yaşamak şeklinde stratejilerle hareket eden alçaklar türemiştir. Yani erkek düğün masasında, evli bir abimizin yılların hüznüyle ürettiği tabirle, “eveet” diye anırdığı anda işte böyle sonuçlara da anırmış olmaktadır. Bugün boşanan erkeklerin geride neleri bırakarak ve ileride neleri ödemek pahasına boşandıklarını dinlendiğinde, her içli insanın portakal büyüklüğünde gözyaşları dökmesine sebep olacak şeylerle karşılaşmak olağandır. İşte, teklif eden taraf olmanın bedelleri böylesine yüksektir ve karşılığında “çocuk” dışında hiçbir şey vermemektedir erkeğe. İstisnasız her yetişkin erkek, hayatının belli bir döneminde, “sadece bir ay önce beni ne kadar sevdiğini söyleyen kadın mı yaptı bunları, bu o mu, ne değişti, ne oldu da bu hale geldi,” gibi soruları sormuştur. Evli bir erkek içinse buna benzer yıkımlar, evlilik paketinin yanındaki zorunlu eşantiyonlardır. Şöyle bir çevremize baktığımızda bunu görmemek mümkün mü? 

Son olarak herhangi bir zincirin erkeğin doğasında açtığı yaralara değinmek isteriz ancak bu konuyu hiç uzatmadan sözü Milan Kundera’ya vermek istiyoruz. Çünkü bizce az sonra alıntılayacağımız cümle, evlilik zincirinin erkeğe ne ifade ettiğinin harika bir anlatımıdır:

“Dünyanın en mutsuz erkeği mutlu bir evliliği olan erkektir; hiç boşanma umudu yoktur bu erkeğin.”

Yazar: EDY

18 Kasım 2017 Cumartesi

İLİŞKİLER ÖZELİNDE YENİ BİR ERKEKLİK EDİMİ OLARAK TAKİP MESAFESİ VE VAZGEÇMEK ÜZERİNE



Başlı başına bir şiir olan o eski çiftleşme danslarını maalesef el birliğiyle öldürdüğümüz ve tarihe gömdüğümüz bir çağa geldik. Sokak ortasında gerçekleştirilen teklifsiz aşk serenatları… İnsana devam etme gücü ve hayat aşılayan masumiyet timsallerine bahşedilen çapkın ıslıkları… Küfür ya da sarkıntılık içermeyen, aksine, bir kere görüldükten sonra ölünse de gam yenmeyen muhteşemliğe saygının ifadesi olan muzip laf atmalar… Sanat eserlerindekinden farksız estetiğiyle bir şarkı gibi salınana yönelen, dayanılmaz çekiciliğe maruz kalmış ruhların gerçekleştirdikleri art niyetsiz dokunuşlar… Bunlar bitti artık. Yitirdiğimiz şiirselliğin yasını tutmak ve yitirileni geri kazanmaya çabalamak için geç kaldık. Çünkü artık çok ciddi ithamların ve lekelemenin araçlarıdır onlar: Taciz, sapıklık, tecavüze yeltenme. Bir insanın hayatı boyunca unutamayacağı ve silemeyeceği haksız bir lekeyle yaşama ihtimalindense, şiirsel olandan vazgeçmek iyidir. Şiir ve dans nedir bilmeyen cehaletin yoğunluğunda erimektense dans etmekten vazgeçmek iyidir.

Çağ, kadın – erkek ilişkileri özelinde bir takip mesafesini gerektirmektedir artık. Henüz günümüz gerçeklerine uyanamayan erkeklerin battıkça batmasının başlıca sebebi, takip mesafesini yitirmeleridir. Aslında trafiğe çıkmış şoförlerin bilmesi gereken bir bilgi olan “takip mesafesi” tabirini, konumuzun en iyi ifadesi olduğu için kullanmayı uygun bulduk. Ehliyeti olanların aşina oldukları üzere; takip mesafesi, belli bir hızdayken, öndeki araba ile arada bırakılması gereken mecburi mesafeye verilen addır. Böylece ani fren yapmak gerektiğinde öndeki araca çarpılmayacak, kaza riski ve hayatların sönme ihtimali minimum düzeye indirilmiş olacaktır. Erkeklerin, erkek olmalarından ötürü ıslah edilmesi gereken yaratıklar gibi lanse edildiği günümüzde, sosyal medya ile birlikte büyüyen ifşa ve linç kültürü, hayat söndüren bir kazadan kaçınmak için takip mesafesi edimini, kazanılması zorunlu bir edim olarak erkeklerin önüne koymaktadır. Şiirsel olan suç hâline gelmiş ise anlamsız bir savaşa girişmeden bu edimi kazanmak mecburiyeti söz konusu demektir.  

Öyleyse ilişkiler özelindeki takip mesafesi mefhumunu biraz açmalıyız. Bir erkek, asla ama asla, karşısındaki kadın ona dokunmadan kadına temas etmemelidir. Net bir talep olmadan bir kadınla arasındaki fiziki mesafeyi bozmamalıdır. Bunların yerine, arzularını korkmadan sözel olarak ifade etmeli, uygun cevap aldığında harekete geçmelidir. Akıllı telefonların dünyayı ele geçirdiği çağımızda, erkek, her türlü mecradaki mesajlaşmalarında bir soruyu bir kez sormalı, eğer olumsuz bir yanıt alırsa asla üstelememelidir. Özetle talebini yalnızca bir kere dile getirmeli ve sonra bir centilmenden beklenen efendilikle susmayı öğrenmelidir. Kur yapılan ya da yapılmayan, fark etmez, her kadınla arasına belli bir fiziki mesafe koymalıdır. Bunlar, erkekleri ıslah edecek maddeler olarak okunmamalı asla. Bunlar, erkekleri yüz kızartıcı suç işlemeye meyyal kabul edenlere karşı gerçekleştirilen onurlu ve bilinçli bir protesto olarak okunmalı. Kitle ortalamasına göre daha düzgün ve birikimli erkekleri, cehaletin/muhafazakârlığın erkek neferleriyle aynı kefeye koyanlar, bu günahlarının bedelini içten sarılışın yoksunluğunu tadarak ödemeliler. Erkeğe yakışan duruş budur. Çünkü hiçbir şey ve hiçbir insan, haksız yere yüz kızartıcı suçla lekelenme ihtimalinin bedeli olacak kadar yüce ve büyük değildir. Bir erkek için şahsi onuru, her şeyden ve herkesten daha önemlidir. Dolayısıyla bu yazılanlar, yinelemek gerekirse ki gerekir: Bir ıslah edilme gerekliliğinin itkileriyle değil, piyasaya düşürülmüş ve herkese meze edilmiş erkek onurunun kirli ellerde oyuncak hâline gelmemesi için yazılmış gerekliliklerdir. Sözü edilen mecburi tutumun özünü arayanlar ya da merak edenler için tek cevap: Kırgınlıktır. Öfke yoktur burada, yani bizler öfkelerinin kurbanı olan acı dolu insanlar değiliz, bir kalbi ve onuru olduğunu unutmayanlarız.

Vazgeçmek adını verdiğimiz ikinci edim de anlamına böyle bir noktada kavuşmaktadır. Bizler, yaşadığımız çağın şiirselliği bitiren karanlığına boyun eğdiğimizden takip mesafesi edimini öne sürmüyoruz, büyük şairimiz Can Yücel’in, mükemmel bir şekilde Türkçeye çevirdiği Shakespeare sonesinin dizelerinde de belirtildiği üzere: “Avuç açmaya değmeyecek bir yangın yerine” dönüşmüş ilişki piyasasında erkeklik onurumuzu korumak için buna ihtiyaç hissediyoruz. Dolayısıyla iradelerimizin efendileri olma yetkinliğini kazanmış yetişkin erkekler olarak, vazgeçiyoruz. Anlam arayanlar için işte anlam buradadır. Bu durumda bilinçli bir protestoyu küçümsemeye yeltenecek olanlar da başlı başına anlamlı bir duruşu küçümsemiş olacaklardır ki “papatyalığın” neferlerinin böylesi bir ayıbın içine girerek kaybettikleri/kaybedecekleri meşru zemin, bizim sorunumuz hiçbir zaman olmamıştır, olmayacaktır.



Vazgeçme ediminin daha derinlikli niteliği, erkeğin kendisini gerçekleştirmek için yürüttüğü savaşta zorunda olduğu bir duruşu işaret etmesinden gelmektedir. Çünkü vazgeçememek, kişiyi kısa vadeli kazançlar bataklığına itebilmektedir. Diğer yandan erkeklerde çok sık rastlanan, herhangi bir kadını takıntı nesnesine dönüştürme garabetini tetiklemektedir. Bu ayıbın yol açtığı kültürel kod, “ya benimsin ya kara toprağın” anlayışıdır ve işlenen cinayetler yalnızca suçluyu değil, bütün erkekleri zan altında bırakmaktadır. Öyleyse vazgeçme edimini, her erkeğin, diğer erkek kardeşlerini zan altında bırakmamak için de kazanması gerekmektedir. Bunlara ek olarak, biyolojik ihtiyaçlardan dolayı çok çabuk tetiklenen ve bu nedenle hatalara sürüklenip küçülen erkeklerin de tek çıkış yolu vazgeçmeyi öğrenmektir.

Çok ciddi bir kişilik problemi olan, istediğini almak için numaraya başvurmak hastalığı, bu hastalıktan da beslenen günü kurtarmaya odaklı yaşamak, zaaflara yenilmek ve benzer şekilde sayılabilecek tüm yakışıksız durumların bertaraf edilmesi yalnızca vazgeçmek fiilinin derinlikli anlamını kavramakla mümkündür. Öyleyse vazgeçmek, aslında bir kaçış değil, uzun erimli zaferlerin inşasının yöntemlerinden/stratejilerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ulu önder Lemmy Kilmister’ın da dediği gibi: Herkesi kazanamazsınız.


Bu kadar basit.

Yazar: EDY

13 Kasım 2017 Pazartesi

NEDEN ANTİ-FEMİNİST OLMALIYIZ?

Kimlik siyasetlerinin yaptığı yanlış bir algı var o da kendi siyasetlerine karşı olmanın kendi kimliklerine karşı olmakla eşdeğer görülmesi. Yani feminizme karşı olmak kadına karşı olmak anlamına gelmez. Üstelik herkesin mutabakata vardığı, varması gereken çıkarları savunmak; cinsiyet eşitliğini savunmaktır.

Bir sosyal hareket olarak "feminizm"in geldiği bu son noktada hukuksuzluk, adaletsizlik, ahlaksızlık (bu terbiyesizlik ya da cinsel bir ahlak değil toplumsal ahlak kavramından yoksun olmalarından bahsediyorum) ve saldırganlık var. Feministlerin çıkarlarını savunduğu kadınlar güçlü gördükleri erkekler yerine güçsüz gördükleri erkekler üzerinde baskı kurmaya çalışırlar ve sistem böyle işler. O yüzden biz erkeklere düşen ‘’kendisi-için’’ olma yani güçlü olma durumudur. 

Erkeklik (Erillik kelimesini de kötü anlamda düşünmediğim için erkeklik diye kullandım) kırılgan bir toplumsal durumdur. Feminist bakış açısı da onu kırmak ister. Erkekliği "günah" olarak temizlemek ister. Erkeklik sürekli tehdit altında olan bir toplumsal konumdur. Toplumsal cinsiyet diye bir kavram yaratılıp cinsiyetlerin doğal ifadeleri silinir. Bu da yetmez, iki cinsiyet dışında cinsiyetler yaratılıp kişinin kendi kişiliğinin oluşmasının önüne ket vurularak erkeklik önlenir. Sonra da "kişinin özgür iradesi" kartı oynanarak sorumluluktan kaçılır. Ayrıca salt kendilerini özne görme durumu, pozitif-ayrımcılık, fuhuş savunusu ile kendinde ifade bulan kadın merkezci (ya da feminen merkezci) bakış açısı ile toplumsal düzen tehdit edilir.

Feminizm, kadını erkeğe bağlı, erkeğin tamamlayıcısı veya zıttı olarak gören anlayışa “fallogosantrizm” der. Kadını erkekten bağımsız ele almak toplumsal gerçeklikle bağdaşmaz. "Özgürlük" aktivistleri toplumdan yalıtılmış bir cam fanusta yaşadığımızı düşünebilir ama bunun bir gerçekliği olmayacaktır. Topluma bir kişilik ile gittiğin zaman toplumdan da bir kişilik sana geri döner. Örneğin müzikte bir beste yaparken hangi gamdaysa belli bir diziliş vardır, kafana göre yapamazsın. Toplum da böyledir, kuralları vardır; bir durumu inkâr etmek o durumun varlığını ortadan kaldırmaz. Kadın erkeğe bağlıdır, erkeğin kadına bağlı olduğu gibi. Tüm toplumdaki herkes birbirine bağlıdır. Gördüğümüz, duyduğumuz her şeyin bilinçdışımızda bir etkisi vardır. Toplum parçaların toplamı değildir, bir bütün olarak tek bir şeydir. Doğa bütün canlıları kadın ya da erkek olarak yaratmıştır. Bir kişinin kadına veya erkeğe yönelmesinin cinsiyeti ile ilgisi yoktur. Ve ayrıca cinsel yönelimin de cinsiyet ile ilgisi yoktur, cinsiyet temel bir şeydir. Eşcinsellik insana dair bir durum olduğuna göre bir ideoloji tarafından baskılanmadığı sürece insanın olduğu her yerde olur. Ama eşcinsel olma durumunun cinsiyet gibi bir toplumsal kimlik olduğunu söyleyemeyiz, çünkü sadece bir davranıştır. Bir çocuk yeni doğduğunda hemen cinsiyeti atanır ki bu doğru bir davranıştır, aksini iddia etmek ütopyadır. Çocuğun cinsiyet kavramı ortaya çıktığında da gerçek cinsiyeti kendini belli eder. O zaman da aile çocuğa gerçek cinsiyeti ile davranmakla yükümlüdür. Cinsiyetin özü vardır, ama davranışlar özü ortaya çıkarır. Davranışları sıfırlarsak; cinsiyetleri birbirinden ayırt edemeyiz, kaotik bir zihin yapısı ile sağlıksız ilişkiler kurarız. Her şeyi bilinç yapıyorsa, doğa diye bir şey yoksa kromozomlar ve beş duyu ile algıladığımız özellikler yok sayılır. Bir şeyi yok saymak onu ortadan kaldırmaz, zıddını üretmediğin zaman, yani oyunda oynamayı kabul etmediğin zaman oyunla başa çıkamazsın. Erkek, kadının zıddıdır. Teori hakikati anlamak için kurulur ama ideolojinin işlevi hakikati bulandırıp uyuşturmaktır. Bazı teoriler ideoloji işlevi taşır. Teori sadece kâğıt kalem ile yazılan ve akademik ortamlarda tartışılan bir şey değildir. Teorilerin gündelik hayata yansımaları vardır. Zihnindeki teorik yapıya göre dünyayı algılayış biçimin değişir. Ama doğru bir teori gündelik hayattaki deneyimlerinle çelişemez. Bilgi için öncelikli olan deneyimdir, yaşam tecrübesidir. Okuma ikinci plandadır, yorumlamaya yardımcı olur. Hakikatin bilgisi tektir, tek olduğu için doğru teori onu gösterir yanlış teoriler olan ideolojiler ise yanıltır, yabancılaştırır ve çürütür. Bu sayede mutlak eşitlik sağlamaz ve sömürü düzeni devam eder, kapitalizm kendi zıddını üreterek kendi varlığını devam ettirir. Erkek ve kadın birbirlerinin tamamlayıcısıdır, erkek anahtardır kadın da kilit; kapı açılır. İnsanların içindeki aşk ve sevgi duygularına karışmak hiçbir solcunun haddine değildir, tinin alanı olduğu için herkesin kendi cinsel eğilimine saygı duymamız gerekir. Ama trans olmayan bir erkek ve trans olmayan bir kadından dünyaya geldiğimizi unutmamak gerekir.



Transeksüellik tıbbi bir durumdur. Bütün bilimlerin bir bütün olarak ele alınması tıpkı cinsiyetin bir bütün olarak ele alınması gibi en sağlıklı yaklaşımdır. Transeksüelliğin tedavisinde psikiyatri, endokrinoloji ve plastik cerrahi birlikte çalışır. Doğa aktiftir ama kendi kendine gerçekleşemediği durumlarda tedavi yapılabilir, kansere tedavi yapılabildiği gibi. İnsanların özü vardır bir de bedeni. İnsan özünü gerçekleştiremezse yabancılaşır. Öz ile varoluş birlikte yürür. Cinsiyet, feministlerin ‘’öyle bir şey yok ya’’ dedikleri, kişiye doğru tayin edilmezse yıkım olur. XXin kadın, XYnin erkek olarak tayin edilmesi; insana anlaması zor gibi görünse de yanlış bilinç doğurabilir. Bunun tedavisi kişiyi ruh ve beden tedavisi ile kendi cinsiyetine döndürmektir. Trans erkekler zevk verme, tatmin etme açısından puan olarak geride başlarlar; eşitsiz bir yarış. Kulvara girebilmek için erkekliği oluşturacak diğer özellikler ön plana çıkar ve bu trans erkekliğe has bir durum da değildir. Ama feministler bunu istemezler. Şöyledir: Trans kadınların kadın normlarını benimsemesinde sakınca yoktur ama trans erkekliğin erkek normlarını benimsemesinde sakınca vardır. Feminizmin erkek düşmanlığı misyonu: Queer nedir? Heteroseksüel erkek ile çatışma içerisinde olan kişilerin tümüne verilen ad. ‘’Kadın merkezci’’ veya ‘’feminen merkezci’’ olmak aynı anlama gelmese de ‘’feminizm’’in statüsünü düşünecek olursak aynı anlamdadır. Toplum-birey açısından cinsiyetin belirlenmesini anlatırken bir gerçeklik gözümüze çarpıyor: Erkek kimliğinin tayin edilmesi açısından avantajlı, öncelikli olması. Feministler ortada erkek diye bir şey kalmasın istiyorlar, yaptıkları teorinin amacı bu.

İnsanlar gündelik yaşamda temel ihtiyaçlarını karşılayarak; temel gereksinim olarak çalışarak, sokakta yürüyerek vb. kendi kimliğini var eder. Ne kadar ‘’non-binary’’ vb. cinsiyetsizliği ifade eden kavramlar üzerinden kimlik tanımı yapan eşcinseller bunu inkâr etse de hayatımız oldukça cinsiyetlidir. Zihin ve beden bir bütündür, çoğu zaman birbirlerine uyar, uymayanın da son kertede uyması gerekir. Yani doğa ile bilinç arasındaki ilişki döngüseldir ama aslen doğa birincil bilinç ikincildir. Zihin ve bedeni uyumlu bir erkek veya kadın, uymayandan gündelik hayatta hiyerarşik olarak daha üstte başlar. Kişinin kendi hissettiği cinsiyet ile dış dünyanın onu atadığı cinsiyet aynılığı veya farklılığı kurt ile kuzu arasındaki durum gibidir. Tarafsızım dersen kurttan yana tavır almış olursun. Eşcinsel kelimesini kasıtlı olarak seçtim. İnsanların özgür olmaya zorlanması onların topluma uyum sağlamalarına yardımcı olur. Eğer bir kişinin cinsiyeti ile derdi yoksa o zaman niye kavram icat edip herkes için hayatı zorlaştırıyor? Bir insanın cinsiyeti önyargıdan gelir. Duyumsallık, materyalizm; bunlar olmazsa yapay ideolojiler toplumu bölüp ayrıştırmaya hizmet eder. Yapay ideolojileri burjuvazi üretir, çünkü boş vakti vardır, hiçbir sorunu yoktur ve toplumsal çürüme yaratmak işine gelir. Heteroseksüelden farklılaşma üzerinden kurgulanan biseksüellik ve eşcinselliğin sosyal konum açısından bir farkı yoktur. Eşcinsellerden çoğu zaman bahsedilirken biseksüeller de içine alınır ve bu bifobi değildir. Ama bunun yanında kelimenin transseksüelleri içerecek şekilde kullanımı da vardır ama bu yanlıştır. Çünkü cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği bambaşka yaşam pratikleridir ve kişisel fikrimi soracak olursanız ‘’queer’’ adı verilip bir arada örgütlenmeye çalışmak büyük bir gericiliktir. Bu ‘’non-binary’’ arkadaşlarımız eşcinsel olarak yaşamlarını sürdürüyorlarsa onlara eşcinsel demek yanlış değildir. Yok, öyle değilse onlara transseksüelliğin yolu açıktır. Ne olduğu belirsiz ve samimiyetsiz ‘’non-binary’’ gibi kimlikler trans ile beraber gruplandırılamaz. Onlar transseksüellerin aksine feminist bir şekilde heteroseksüelliği yok etmeyi amaçlarlar. Feminist trans erkekler, ‘’hata’’nın suç ortakları olarak karşımıza çıkar. Onlar da erkeklerden nefret ettikleri için ve birbirleri ile alakasız toplumsal kimliklerin bir bütün oluşturdukları (daha doğrusu bunun doğal sonucu olarak belli başlı kimliklerin hegemonya kurduğu) ‘’LGBTİ’’ cemaatinde düştükleri heretik konumdan çıkmak istedikleri için kendilerini onlara benzetirler.

Bilinç sürekli kendini yenileyen bir şeydir. Örneğin ismini değiştirip çevrendeki insanlar seni o isimle çağırdıkları zaman bir süre sonra otomatik olarak senin ismin de o olur. Ya da gittiğin tuvaleti değiştirdiğinde bir süre sonra alışkanlık haline gelir ve rutine dönüşür. Yani dediğim gibi cinsiyet aşağıdan yukarıya bir inşa süreci, tek başına bir birey olarak cinsiyete sahip olmazsın, toplumla birlikte cinsiyete sahip olursun. Erkeklerin dünyası bir kadın görüntüsü ile tuvaletlerini kullanmana açıktır, en fazla tip tip bakarlar, çık demezler. Ama kadınların dünyasında böyle bir açıklıktan bahsedemeyiz. ‘’Erkeklerin potansiyel tecavüzcü olduğu’’ feminist miti erkekleri ötekileştirerek toplumu zehirler.

İfade edilen erkekliğe has durumlar bazen, ortaya koyan argümanların bir kısım kadınlar ve feministlerce anlaşılamamasına sebep olabilir. Zaten feministler de kendilerinin erkekler tarafından anlaşılamayacağını iddia ederler. Anti-feminizm siyasi olmaktan ziyade stratejik bir duruştur. Kuşkusuz "feminizm" deyince birçok farklı feminizmler olduğu akla gelebilir. Ama "feminist hareket" diye bir toplam ele aldığımız zaman canlanan bir sistem vardır. İşte karşı olunması gereken budur. Bütün farklı feministler bir arada durup tek bir çatı altında hareket ederler. Feminizm kadın bakışı iken anti-feminizm erkek bakışı olur. Bu iki farklı bakış açısının çatışması doğaldır. Önemli olan bu çatışmayı saldırganlığa, baskıcılığa ve sansüre dönüştürerek despotik olmamaya çalışmaktır.

Konuk Yazar 92 


6 Kasım 2017 Pazartesi

DOĞRU BİR ERKEKLİK İNŞASI ÜZERİNE

GENEL DURUMUN BİR ÖZETİ YA DA ANALİZİ: HANGİ NOKTADAYIZ?

Erkeğe bakışın, potansiyel suçluya bakışla arasındaki mesafeyi yitirmesi maalesef düzgün erkekleri erkekliklerinden, yani maskülen yapılarından uzaklaştırdı. Bir suçu, işleyene değil, cinsiyetin tümüne isnat etmek garabetinin norm haline gelmesi ve neredeyse bütün yayın organlarının “Erkekler, şu kadar cinayet işledi,” gibi manşetleri sebebiyle maskülenlik, suçun kendisiymiş gibi bir algı peyda oldu. Dolayısıyla maskülen olmak bir utanç vesikası gibi ele alınıyor; bu da savrulmaya müsait yoğun erkek nüfusunun yanlış iki cephede birikmesine yol açıyor. Bu cephelerin ilki: maskülenliğinden vazgeçmeyeceğini ilan eden, bu nedenle de “ayılaşması” gerektiğini düşünen “barzo” cephesiyken; Diğer cepheyi ise, erkekliğinden utanan, biyolojik ihtiyaçlarına söz geçiremediği için de çareyi “taşıyıcı anne” gibi takılmakta arayan, bilinen adı ile “meriçler”, bizim daha doğru olduğunu düşündüğümüz bir teşhisle: taşıyıcı anne tipi erkekler cephesi oluşturuyor.

Postmodernizme esir olmuş küresel sistemin ustaca kurguladığı, iki yanlış seçeneği sanki başka çıkar yol yokmuşçasına “ya o ya da bu” , “o değilsen busun, bu değilsen osun” şeklinde dayattığı yerde, böyle abuk sabuk iki cephenin ortaya çıkması şaşırtıcı değil. Maskülen yapısını terk etmeyen erkekler, grup psikolojisi gereği, dışlanmamak/var olmak adına “adamlık” denilen bataklıkta birikiyor, entelektüel kaygı gütmeyi erkekliklerinden verdikleri bir taviz zannediyor, koydu mu oturtmadı mı rahat edemiyor ve böylece maskülenliği suçun kendisi gibi pazarlamaya meraklı manipülatörlere açık çek uzatmış oluyorlar.

Görece daha düzgün, entelektüel kaygısı olan, kavga etmektense konuşmayı tercih eden erkekler ise, “ya osun ya da busun” dayatmasından dolayı maskülen yapılarını, yani doğalarını bir kenara bırakmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Çünkü aynı grup psikolojisi onlara da dışlanmamak/var olmak için başka seçenek sunmuyor. Kitap okumak, iyi müzik dinlemek, kaliteli bir hayat sürmek gibi olmazsa olmaz edimler, kimin ne ara gerçekleştirdiğini bilmediğimiz bir biçimde “feminen”liğin temsiliymiş gibi ele alınırken; “adamlık”, “itlik”, “serserilik” ise maskülen olanın bir temsili gibi algılanıyor. Dolayısıyla erkeği erkek yapan maskülenlik, utancın ve potansiyel suçun adı oluyor, öyle kabul görüyor. Bizler de bu iki gruptan birisine tâbi olmak zorundaymışız gibi hissediyoruz. Ki postmodern dünyanın algılarımızın ırzına geçme yöntemi de tam olarak budur. İstemediğimiz bir yerde, istemediğimiz bir şekilde var olmaya çalışırken buluruz kendimizi. Böyle sürreal bir ortamda hiçbir zaman mutlu olamayan insan, tatmin arayışıyla kıvranır ve tam da bu anlayışa hizmet eden reklamların kölesi, sürdürülebilirlik için bulunmaz hastalıklı tip hâline gelir. Burada, yüce önder Kazım Ulutaş’ın şu kutlu sözlerini not düşmeliyiz: “Açta açıkta değiliz ama mutlu bir yaşam da süremiyoruz, WHY?” Piyasa mekanizmasının nasıl ve nelerle işlediğine bakılarak, tatmin için kıvranan hastalıklı insanın sistemin sürmesi açısından ne kadar gerekli olduğu anlaşılabilir.

Maalesef, özetle, işte böyle korkunç bir noktadayız.

GERÇEK ERKEKLİK NEDİR YA DA MEDENİ DÜNYADA ERKEKLİĞİN NEFES ALMASI OLANAKSIZ MI?

İnsan türünün erkek cinsi, kadın cinsinden farklıdır ve hemen böyle bir cümleyi kurduğumuz için utandığımızı belirtiyoruz. Çünkü sanki bu iki cinsiyet birbirinden farksızmış gibi yürütülen manipülasyonlar ve kabuller nedeniyle bir şaka olmasını ummayı isteyeceğimiz ancak maalesef ciddi olarak ortaya koymak zorunda olduğumuz bir gerçekliğin altını çizmek zorundaydık. Evet, öyleyse yineleyelim: insan türünün erkek cinsi, kadın cinsinden farklıdır.

İnsan türünün erkek cinsi, maskülen bir yapıdayken, kadın cinsi için feminen kavramı söz konusudur. Yine ve yeniden böyle bir ayrımı yapmak zorunda kaldığımız için okurlarımızın affına sığınıyoruz ama bunu da yapmak zorunda olduğumuz bir noktadayız. Çünkü yinelemek gerekirse, feminenlik pozitif bir algıyla ele alınırken, maskülenlik için aynı şeyi söylemekten maalesef uzaktayız. Öyleyse her erkeğin evvela maskülen yapısıyla barışması gerekmektedir diyoruz. Maskülenliğin yalnızca fiziki unsurlarla sınırlandırılmaması ise yürütmemiz gereken savaşın ilk cephesi oluyor. Erkeklik, salt güce indirgendiğinde, felsefi temelden yoksunluk, entelektüel kaygı gütmemek gibi belaların doğumuna sebep olacağından, basit gibi gözüken bu gerekliliği her erkek ciddiye almalıdır kanaatindeyiz. Erkeklik, karşıtı “kadınlık” olmayan, başlı başına sarsılmaz ve savrulmayan bir kişisel ahlakla yürüyen, “duruş” mefhumunu kavramayı ve içselleştirmeyi gerektiren bütünlüklü bir felsefedir. Bir erkek, önce bir erkek olduğunu hatırlamalı, ardından nedir erkeği erkek yapan sorusunu kendisine sormalıdır.

Tam da böyle bir noktada erkeklerin ana itici gücüne değinmek zorundayız. İnsan canlısının erkek cinsi, zaferlerle tatmin olan, dolayısıyla sürekli olarak bir savaş içerisinde yaşaması gereken cinstir. Burada, savaş sözcüğü seçiminin militarizme bir vurgu olduğu yönündeki muhtemel saldırıları daha başından bertaraf etmek adına, silahların konuştuğu, ölümlerin yaşandığı, kim için ve ne için vuruşulduğunun bilinmediği bir savaştan söz etmediğimizi hemen belirmeliyiz; belirtiyor, altını kalın çizgilerle çiziyoruz. Erkek, sürekli olarak savaşlarla yaşayan, ancak ve ancak öyle verimli hâle gelen, yine, ancak ve ancak o şekilde kendisini gerçekleştirebilen bir doğaya sahiptir. Tatmini bilgisayar oyunlarında, sekste, sokak kavgalarında aramak bir yanılsamadır ve geçicidir. Gerçek: ömür boyu sürdürülen, birçok farklı cephesi olan bir savaş ve kazanılan zaferlerin tatminidir. Erkeğin suni olmayan, doğal ve gerçek mutluluğu, yapamayacağını iddia edileni yapmakta, kazanamayacağı düşünülen sınavı kazanmakta ve buna benzer durumlarda ortaya çıkmaktadır. Gerçek erkeklik, işte bu dinamiklerle yürümekte ve büyümektedir. Erkek, mutlu ve iyi bir yaşam istiyorsa, hayatındaki her şeyi bir savaş olarak ele almalı ve öyle davranmalıdır. Bu bakıştaki kutlu tutamacın sözsel ifadesi, her musibet karşısında deklare edilmesi gereken: “Bu da bir savaş,” kararlılığıdır. Böylece, erkek yüzmeyi bildiği ya da öğrenmek zorunda olduğu sulara çekilmiş olacak ve doğasının ona bahşettiği güçle her türlü zorluğun üstesinden gelecek, gelemese de bu, onursuz bir mağlubiyet olmayacaktır; çünkü savaşmıştır, çünkü savaşmıştır ve çünkü savaşmıştır. Bu yeterlidir.



Bu durumda savaş ile ne kastedildiği, kapsamının ve içeriğinin ne olduğu biraz daha açıklanmaya muhtaçtır. Savaş, büyük insan Ünsal Oskay’ın, yüce Aydınlanma Felsefesinden hareketle sürekli biçimde üstünde durduğu: “insanın kendi hayatının öznesi olması” savaşıdır. Üstadın, Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım isimli kitabını, okunması gereken kitaplar listemizin ilk kitabı olarak buraya not düşelim ve devam edelim. Öyleyse, özne nedir ve nasıl olunur? Özne, Türkçe dersi bilgilerimizden de bildiğimiz üzere bir eylemi yapan demektir. Yapılan iş, nesnedir, yapan ise öznedir. İnsanın, belirlenen konumunda olması, o insanın özne değil, nesne olduğunu gösterir; zira belirleyen değil, belirlenendir. İşte bir erkeğin, hem devrimci ahlak, hem insan olmasının haysiyeti ve hem de var olabilmesi için tek ve en büyük/en genel savaşı hayatının öznesi olma savaşıdır. Burada da yüce önder Kadir Cangızbay’a başvurmak mecburiyetindeyiz: bütünüyle özne olmak imkânsızdır ve insanın, daha doğrusu haysiyetli insanın en büyük trajedisi de budur. Bir şekilde her şeyi bilebileceğimiz, her alanda muktedir olabileceğimiz bir yapıya sahip değiliz, dolayısıyla özne olmak, bitimsiz bir çaba, elden geldiğince kazanmak için çabalanması gereken bir mevziler bütünü fakat ne kadar savaşılırsa savaşılsın tamamıyla fethedilemeyen bir gerçekliktir ki trajediden kasıt da budur. Yine Kadir Cangızbay’ın şu kutlu örneğiyle, durumu daha anlaşılır hâle getirelim: Oto yolları, demir yollarına paralel biçimde inşa eden, üzerine otobüs fiyatlarını tren fiyatlarının yarısına indiren bir iktidarın döneminde, insanlar ister istemez karayoluna mahkûm olacaklardır. Burada insan, seçimleri iktidar tarafından belirlenen konumuna düşmektedir. Kara yolunu seçmek zorunda bırakılmıştır. Elbette bize düşen, “Ne yapayım,” diyerek kenara çekilmek değil, “Kim bunlar,” sorusunu sormak ve iktidarı devirmeye odaklanmaktır. Ancak hayat içerisinde buna benzer çaresizlikler de insanın kapısını çalmakta ve insan bütünüyle özne olamamaktadır. O yüzden bu örnek, bütünüyle özne olmanın imkânsızlığı şeklinde okunmalıdır. Kadir Hoca’nın örneğinin ardından, bizim için devreye giren mesele, bir erkeği gerçek erkek yapan edimlerden en önemlisi olarak haysiyet meselesidir. Haysiyetli bir insan, nesne olmaması gerektiğini bilen, bu yüzden nesneleşmeye alerji geliştiren insandır. Her zaman, her yerde nesne olmamayı başaramamak, bizleri özne olma hedefimizden uzaklaştırmamalı, kapatabildiğimiz her gediği kapatmak, bu anlamda kazanabileceğimiz her mevziiyi kazanmaya çalışmak yönünde bir yola itmelidir. İşte formül budur. Eşini seçebilirsin, işini seçebilirsin, hayatını düzeltebilirsin, elinde olan şeylerde hayatının öznesi olabilirsin, elinde olmayanlar ise konu dışıdır; işte dava budur, savaş ve kavga budur. Bir erkek, yalnızca böyle bir savaş içerisinde doğru yerde konumlanırsa erkektir. Anlaşılacağı üzere, savaş ile kastettiğimiz şey, hiçbir militarist vurgu içermeyen, kendisine düşman olarak kadınları ya da bir ırkı, yönelimi seçmeyen, tamamen kişinin kendisi, kendi hayatı, haysiyeti, onuru ile iktidar, zaman ve doğa arasında sürdürülen bir savaştır. Erkek, erkek olduğunu bu savaşı yürüterek hissedebilir, anlayabilir ve kavrayabilir. Dolayısıyla erkeklik ile medeniyet arasında bir tezatlık değil, bütünlük vardır. Ve dolayısıyla maskülenlik, kucaklanmalıdır.

SAVAŞIN GEREKLİLİKLERİ VE MAHİYETİ

Her türlü savaşa girişmenin ilk ve tek önkoşulu: hazır olmaktır. Öyleyse erkeklik inşası, aslında bir hazırlık sürecini gerektirmektedir. Savaşa başlamadan önce ona hazırlanmak zaruridir. Ordularımızı oluşturmalı, niteliği artırmalı, sürekli, sürekli ve sürekli ileriye doğru adım atmayı kavgamızın gereği bellemeliyiz. Nitelik kaygısının somut karşılığı ise yetkinliktir. Bir erkek, en az bir tane alanda yetkin olmak ZORUNDADIR. Bir yabancı dili bilmek, bir enstrümanı çalmak, entelektüel anlamda bir mevzi elde etmek ve sayılabilecek birçok alanın en az bir tanesinde yetkinleşmelidir. Bu, savaşa hazırlanma sürecinin olmazsa olmazıdır. Yüce Gök’ün bize bir armağanı olan Yalçın Küçük’ün de dediği gibi: çünkü biz beş taş oynamıyoruz, bir savaş yürütüyoruz. Öyleyse ciddiyet!

Erkeğin en önemli görevlerinden birisini de böylece keşfetmiş oluyoruz: bir işi yapmak değil, iyi yapmak mecburiyeti. Bu bir görevdir, iyi yapamıyorsan, aslında söz konusu şeyi yapmıyorsun demektir, yoksun demektir. Bilinç ve itekleyici güç işte bu gerçeklik olmalı. Savaş, bütün hayata yayılmak zorunda demiştik, erkeğin var olduğunu, erkek olduğunu hissetmesi için hayata böyle bakması gerektiğini yeterince tartışmıştık. Bu durumda, dikkatli okuyucuların da görebildikleri üzere, formülasyon, yöntem ve devam etme gücü, bu koşullarda kendisini bize dayatmaktadır. Erkek, uzun vadeli zaferlere odaklanmış kişidir. Kısa vadede kazanmanın peşine düşmek bir erkeğe yakışmayan, mutlaka hüsran ve kaçınılmaz olarak küçülmeyle sonuçlanacak bir kandırmacadır. O zaman, sabretmeyi öğrenmelidir erkek. Kararlılığı ve en önemlisi, kendisine güvenmeyi öğrenmelidir. Alanında yetkin bir hocamın da dediği gibi: kazanılacak tek gün diye bir şey yoktur. Tek bir günü kazanmaya odaklanmak hastalıktır, erkeği küçültmektedir, erkeğin “kaldırdığı gibi geri indirmemesi”, böyle bir konuma düşmemesi için uzun erimli düşünme zorunluluğu vardır.



Uzun vadeli sonuçlar için yola çıkan insanın bilmesi gereken son gereklilik, inziva kültürüdür. Erkek, kendine dönmeyi ve kapanmayı bilen kişidir. Bilmeyen, erkek olduğunu sanmaktadır, erkek filan değildir o kişi. Erkeğin canı sıkılmaz çünkü yürüttüğü ya da yürütmeye hazırlandığı bir savaş olduğunu bilir, sürekli bir uğraşı vardır ve onunla hemhal olur. Bu nedenledir ki, inzivaya çekilmek, bir yöntem olarak erkeklerin asla ama asla es geçmemesi gereken bir kültür hâline gelmelidir. Büyük yazar John Fante’nin sözlerini tahrifata uğratmak gerekirse: Çünkü bir erkeğin yalnızlığı, meyve verir.

Son sözler: Bir ev bir günde de yapılır fakat her akıllı insan bir hafta parkta yatmak pahasına daha sağlam bir ev yapmayı göze alan insandır. Hız ve tüketme çağında yaşadığımız gerçeği sizleri korkunç bir yanılsamaya sürüklemesin. Hayır, tek bir gün değildir kazanılacak olan, bir şey kaybetmiyorsunuz, siz, temelleri sağlam olmayan bir ev yapmanın peşine düşerek, her rüzgârda yıkılan evinizi hatalarınızdan ders çıkartmadan tekrar ve tekrar yapmayı hayat bellemişsiniz sadece. Bunu yaparken, size malzemeyi satanların kim olduklarını ve bu işte onların bir parmağı olup olmadığını aklınıza getirmeden hareket etmek hatasına düşüyorsunuz. Oysa gerçek bir erkek için hayat, misina ile sefilce tek tek balık avlamaya çalışmakta değil, iki gün aç kalarak ağ yapmak ve besin ihtiyacı konusunu tamamıyla kapatmayı başarmak çabasındadır. Yani, biz ne zaman yaşayacağız gibi sorulması muhtemel soruya yönelik olarak, önce soruyu soranın yaşamaktan ne anladığını sorgulamasını isteriz, sonra devam ederiz: sizin yaşamdan saymadığınız bitimsiz savaş, bir erkeğin kanıyla kazandığı yaşamının ta kendisidir; kişisel tarihini kendi elleriyle yazmasının tek yoludur bu.


Yazar: EDY